Mekke ve Medine Tur Rehberi

MEKKE

Mescid-i Haram
El-Mescidü’l-Haram, Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu alandaki caminin adıdır. Hürmet ve saygı gösterilmesi gereken mescit anlamında bu ad verilmiştir. Yeryüzünde inşa edilen ilk mescit ve Müslümanların kıblesidir. Buraya Mescid-i Haram denildiği gibi, Harem-i Şerif de denir. Açık bir alan üzerinde bulunan Kâbe, Hacer’ül Esved, Makam-ı İbrahim, Zemzem Kuyusu ve Safa-Merve tepeleri bu mescidin birer parçasıdır.

İslam’ın ilk yıllarında ibadetlerde kıble Kudüs’teki Mescid-i Aksa iken hicretten sonra onaltıncı ayda, kıble Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu değişiklik şöyle açıklanır: “Bu elbette, Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara Suresi 149. Ayet)

“Yüzünü çevirip durduğunu görüyoruz. Seni sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey müminler! Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin.” (Bakara Suresi 144. Ayet)

Mescid-i Haram, önceleri Kâbe’nin çevresinde tavaf edenlere ayrılmış bir alandan ibaretti. Asr-ı Saadette ve Ebu Bekir (r.a.)’ın halifeliği döneminde mescidin çevresinde duvar yoktu. Etrafı evlerle çevrili idi. Zamanla hacıların kalabalıklaşması ve sıkışıklık meydana gelmesi üzerine kenardaki evler satın alınıp yıktırılmış ve çevresine duvar çektirilmiştir. Mescid, Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar, Suudlular zamanında çeşitli tamirler görmüş ve değişikliklere uğramıştır. Şimdiki haliyle Kâbe’ye yakın olan kısmın üzeri açık, dış kısmın üzeri kapalıdır. Kapalı bölüm say mahallini de içine alacak şekilde genişletilmiştir.

Mescid-i Haram, yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir. Burada kılınan bir namaz başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha efdaldir.

Bir hadis-i şerifte: “Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha efdaldir.” (İbn Mace)

Fazilet bakımından Mescid-i Haram’dan sonra Mescid-i Nebevi, ondan sonra da Mescid-i Aksa gelir.

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “(Fazla sevap umarak) Yalnız şu üç mescide gitmek üzere yolculuk yapılabilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa” (Buhari)

Tavaf bir yörüngede seyretmektir. Atomdaki proton ve nötron gibi veya güneş sistemindeki ay, dünya ve gezegenler gibi. Hacı da bu kainatın iradeli olan, -ister itaat eden isterse isyan edebilen- varlığı olarak itaati tercih edişinin ifadesi olarak tavaf eder ve teslim olur. Tavaf Beyt-i Ma’mur’daki meleklerin ibadeti, Hz.Adem’in Hz.İbrahim’in ve Hz.Muhammed’in aralarındaki peygamberlerin ibadet şeklidir.

Mü’minler, Kabe’de tavaf esnasında Allah’ın bu dünyada belirlediği nokta etrafında ışığı gören ve etrafında helak olurcasına dönen kelebekler gibi tavaf eder.

Safa tepesi; saflığın, yoksunluğun ifadesi gibidir. Merve tepesi susuzluğa kanmak “irteva”nın ifadesi gibidir. Hz.Hacer validemiz kendisi ve bebeği için iki tepe arasında koşmuş, kul olarak güçsüzlüğünü hissetmiş ancak Allah (c.c.), yoksunluktan hem o ikisini hem de kıyamete kadar Müslümanları kurtararak, onların susuzluğunu giderecek zemzemi bahşetti.

Peygamberimizin Evi
Peygamber (s.a.v.) Efendimizin dünyaya teşrif ettikleri evdir. Zaman içerisinde çeşitli tadilatlardan geçerek restore edilmiştir. Şu anda Mekke-i Mükerreme Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır. Bu kütüphaneye yanlızca erkeklerin ziyaretine izin verilmekte olup, Mescid-i Haram’ın Safa -Merve tarafında yakın bir mesafededir.

Nisan ayının 17’nci, Rebîulevvel ayınım 12’nci Pazartesi gecesi sabah olurken Mekke’de Haşim Oğulları mahallesinde, âlemlere rahmet olan iki cihan güneşi, son peygamber Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, tek bir inci gibi dünyaya geldi. O sabah âlem başka bir âlem oldu, bütün cihan nur ile doldu, kâinat muradına erdi.

Peygamberimiz Aleyhisselâmın doğduğu gece bir çok mucizeler meydana geldi. Mübarek sırtının iki küreği arasında, kalbinin hizasında Peygamberlik mührü vardı. Melekler validesini tebrike geldi. Kabe’deki ve civardaki putlar yüzüstü yere serilmiş halde bulundu. Hükümdarların sarayları sarsıldı, direkleri yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri devamlı yanan ateşleri söndü, iran’da Sâve Gölü kurudu, bin yıldır kurumuş olan Semâve vadisi sularla dolup taştı. İnsanlar, büyük bir hâdisenin başladığını anladı. Çünkü bu mucizeler, hükümdarların saltanatının yıkılışını, dünyadaki küfür ateşlerinin sönüşünü, bâtıl dinlerin, sapık inançların kuvvetinin kuruyuşunu haber veriyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselâmın yüce soyu, İbrahim Aleyhisselâmın oğlu Hazreti İsmail’e dayanır. Babası Kureyş’in Haşim Oğulları sülâlesinden Abdulmuttalib’in oğlu Hazreti Abdullah’dır. Annesi ise, Zühre Oğulları’ndan Vehb’in kızı Hazreti Âmine’dir. İkisi de Mekke’li olmakla birkaç göbek yukarıda soyları birleşir. Hazreti Abdullah, Peygamberimiz daha ana rahminde iken, doğumundan iki ay evvel Suriye seyahatinden dönerken Medine’de 25 yaşında vefat etmişti. Bu sebeple Efendimiz doğuştan öksüz olarak doğdu.

Doğduğunda Muhammed ve Ahmed isimleri, daha sonra Mahmud ve Mustafa isimleri verilen Fahri Kâinat Efendimize, babasından miras olarak beş deve, bir sürü koyun, Ümmü Eymen adında Habeşli bir cariye ve doğduğu kutlu bir ev kalmıştı.

Ebu Kubeys
AY MUCİZESİ

(İnşikaku’l-Kamer) Yarılmak, parçalanmak ve bölünmek anlamına gelen “inşikak” kelimesiyle ay, hilâl anlamına gelen “kamer” kelimelerinden meydana gelmiş olup, terkip olarak “ayın ikiye bölünmesi, parçalanması” demektir.

İnşikak-ı Kamer; ayın ikiye bölünmesi, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in mucizelerinden biridir. Kur’an-ı Kerîm ve hadîs-i şerifle sabittir. Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiğine göre hâdiseye bizzat şahit olan Abdullah b. Mes’ud şöyle nakleder:

“Ay, Hz. Peygamber’in zamanında iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın bir tarafında, diğer parçası dağın diğer tarafında idi. Hz. Peygamber bize şahit olunuz.” dedi. (Buhârî, Tefsir, Sûretu’l-Kamer, 1; Müslim, Kıyame, 44). “Kıyamet saat(i) yaklaştı, ay yarıldı. Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve “süregelen bir büyüdür” derler. ” (Kamer Suresi 12. Ayet).Sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Ali, İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Huzeyfe, Enes, Cübeyr İbn Mut’im, İbn Ömer gibi zatların bildirdiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v.) müşriklerin istekleri üzerine Mina’da ay yarılma mucizesi göstermiş ve bu vakayı görenlere “şahit olunuz” deyip onları tanık tutmuştur. Hâdisenin meydana gelişi ayet ve sahih hadisle sabit olup inkârı mümkün değildir. Ebu Nuaym el-İsfahanî’nin İbn Abbâs ve İbn Mes’ud’tan bildirdiklerine göre olay şöyle meydana gelmiştir: Müşriklerden Velid b. Muğîre, Ebu Cehl, Âs b. Hişam, Esved b. Abd-i Yağus, Esved b. Muttalib, Zem’a b. Esved, Nadr b. Hâris ve daha bir çokları toplanarak Peygamberimiz’e, “Eğer, sen gerçekten peygambersen, bize yarısı Ebu Kubeys dağı, yarısı da Kuaykıan dağı üzerinde görülmek üzere, Ay’ı ikiye ayır.” dediler. Peygamberimiz onlara; “Eğer, bunu yaparsam, iman eder misiniz?” dedi. “Evet iman ederiz” dediler. Ay’ın, bedir olduğu, iyice göründüğü ondördüncü gecesiydi. Peygamberimiz, müşriklerin istedikleri şeyin olmasını Yüce Allah’tan diledi. Allah da, o gece ayın yarısını Ebu Kubeys dağı, yarısını da, Kuaykıan dağı üzerinde doğdurunca, Peygamberimiz: “Ey Ebu Seleme b. Abdu’l-Esed Erkam b. Ebi’l-Erkam! Şahit olunuz! Şahit olunuz!” diyerek seslendi. İbn Mes’ud’a göre, Kureyş müşrikleri bu mucizeyi görünce (peygamberimizi kastederek) “Bu da Ebu Kebşe’nin oğlunun bir sihridir.” dediler. İçlerinden Ebu Cehil ise “Gelecek yolcularınızı gözetin. Muhammed, sizi büyülemeğe güç yetirse bile bütün halkı, bütün yeryüzünü de büyüleyebilecek değil ya! Onlara bir sorun bakalım. Onlar da sizin gördüğünüz şeyi görmüşler mi?” dedi. Gelenlerden sordular. Müşrikler bu mucizeyi inanmak için değil, İslâm davasına engel olabilecek bir şey gözüyle baktıkları için, hâdiseyi gördükleri halde inanmadılar, “Süregelen bir büyüdür” dediler.

“İnşikak-ı Kamer mucizesi, bütün peygamberlere verilen ayetlerden hiçbiri kendisine kıyas olunamayacak derecede büyüktür. Çünkü bu mucize, gökyüzü cisimleri içinde parlak bir surette göze çarpan bir küre üzerinde izhar buyurulmuştur. Bunun için insan üzerinde tesiri büyüktür ve en açık bir burhandır.”

Kur’an-ı Kerîm bu hâdiseyi, Kıyametin yaklaştığının büyük alâmeti olarak saymıştır. Tirmizî’nin bir rivayetinde hâdisenin hem meydana geldiği zamanı, hem de yeri ve keyfiyeti tayin edilerek Abdullah İbn Mes’ud demiştir ki: “Biz bir kere Resulullah ile Mina’da idik. Ay iki parçaya bölündü. Bir bölüğü dağın arkasında, öbür bölüğü de berisinde idi. Bunun üzerine Resulullah: Şahit olunuz! Kıyamet yaklaştı, yarıldı kamer, buyurdu. Bir başka rivayette, Hıra Dağı’nı ayın iki bölüğün arasında gördükleri ziyadesi vardır. (Tirmizî, Tefsir Sureti’l-Kamer, 1, 3, 5; İbn Hanbel, I, 456-465). Konu ile ilgili rivayetler; bu büyük mucizenin şu safhalarını belirtmektedir: Mucize, müşriklerin isteği üzerine, Mekke’de, Peygamberimiz’in hayatında kendi tarafından, bir defa vuku bulduğu ayın ikiye bölündüğü ve parçalarının dağın iki tarafına ayrıldığı görülmüştür. Birbirini destekleyen bu rivayetlerin dışındaki rivayet ve mütalâalar zayıftır. Bu çürük görüşlerden biri de, bu mucizenin Peygamber zamanında meydana gelmediği, bunun Kıyamet alâmetlerinden birisi olarak ileride meydana geleceği iddiasıdır. Nesefi gibi bazı müfessirler Hasan-ı Basrî’ye nisbet ederek bu iddiayı ileri sürmüşlerdir. Ayette geçen “yarıldı” fiilini geçmiş zaman olarak değil, “yarılacak” şeklinde gelecek zaman olarak düşünmüşlerdir. Bu durumda “Ay, Kıyamet günü bölünecek” demek olur. Konu ile ilgili Kamer suresinin ikinci ayeti, yukarda iddia edilen manaya uygun düşmemektedir. Bu iddianın kendilerine nisbet edilen Hasan-ı Basrî ve Ata İbn Ebi Rebah’ın (ki bu iki zat Tabiînden, yani sahabeyi görenlerdendir) bu görüşleri hakkında merhum Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde şöyle diyor: “Bu iki Tabiî İmamı, ayette ve hadiste meşhur olan geçmişteki ay’ın yarılmasını inkâr etmiş değil, ayetin işaret ettiği diğer bir manayı tefsir etmişler ve İnşikak-ı Kamer mucizesinden, ileride ay’ı büsbütün yarılıp kıyametin kopacağı manasını anlamanın gereğine işaret etmişlerdir.

İnşikak-ı Kamer mucizesinin aklen mümkün olup olmaması konusunda filozoflar ve kelâmcılar arasında münakaşalar olmuştur. Eski filozoflara göre, gök ve gök cisimlerinin bölünüp sonra birbirine eklenmeleri mümkün değildir. Bu nedenle Şakk-ı Kamer mucizesi de aklen mümkün değildir. Kelâmcılar da bunlara gereken cevabı vermişlerdir. Güneşin ve küremizin de içinde bulunduğu güneş manzumesinin, kendisinden daha büyük cisimlerden ayrılarak meydana geldiğini kabul eden yeni astronomi nazariyeleri, Ay’ın ikiye ayrılma mucizesini kabul etmeye daha müsaittirler.

Mucize, muhatabı acze düşüren fevkalâde bir olaydır. Bu münasebetle mucizelerin akla uygun olup olmaması münakaşa konusu olamaz. Ay’ın yarılması mucizesini akla kabul ettirebilmek için bir başka görüş ileri atılmıştır: “Ay hakikatte iki parçaya bölünmemiştir; Ama ona bakanların nazarında öyle görülmüştür; ‘ Bu tezi açıkça müdafaa eden Şah Veliyullah Dehlevî’dir. Bu görüşün temeli de Enes b. Mâlik’in, “Mekke müşrikleri Peygamber’den bir ayet göstermesini istediler de Resulullah onlara ay’ı iki parça gösterdi.” şeklinde rivayet ettiği hadistir. Mekkelilerin ay’ı iki parçaya bölünmüş gördükleri muhakkak olmakla beraber gerçekte ay ikiye bölündü mü, yoksa Mekkelilere öyle mi gösterildi? Bu tür düşünce, mucizenin meydana gelmesini akla uygun göstermek isterken onu müşriklerin iddia ettikleri bir sihir mertebesine indirmek olur. (Tecrid-i Sarih, 1483). Mucizeyi akla uygun göstermeye çalışmak, onu alelâde bir olay durumuna düşürmektir ki bu durumda hâdise, mucize olmaktan çıkar. Ve akıl, tabiat üstü olan olayların mahiyetini idraktan acizdir. Aklı bunu idrake zorlamak, birçok tehlikeler doğurur.

Beyhakî’nin İbn Mes’ud’dan yaptığı bir rivayette: “Peygamber çıkmazdan (Medine’ye hicretten) evvel Mekke’de iken Kamer’in iki kerre şakk olduğunu gördüm” diyor. (Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, III, 165). Hâfız Ebu’l Fadl Irakî bu hadîse dayanarak Kamer’in ayrılmasının iki kerre olduğunu söyler. Hafız İbn Hacer de bu konuda: “Peygamber’in zamanında inşikakın iki kerre vukuunu kabul eden bir hadis âlimi bilmiyorum.” diyor. İbn Kayyim el-Cevziyye de olayın bir kerre meydana geldiğini söylemektedir. İnşikak-ı Kamer hadisesi iki değil, birdir. Ancak bu inşikak esnasında Ay şimşek çakar gibi süratle iki kerre ayrılıp kapanmıştır. Ve iki ayrılış esnasında da Ebu Kubeys veya Hıra Dağı aradan görünmüştür.

Cennet’ül Mualla Kabristanı
Peygamber Efendimiz’in evinden kuzeye doğru uzanan Gazze Caddesinin solunda, yaklaşık 2 km ilerde insanı alıp zamanın derinliklerine daldıran bir tarih yatıyor: Mualla Mezarlığı.

Mezar, “ziyaret yeri” anlamına gelir. Mezarı ziyaret yeri olmaktan çıkarıp, tapınak hâline getiren anlayışa Peygamber’in lanet okumuştur, hem de sıradan mezarları değil insanlığın ufku olan peygamber mezarlarını: “Allah Yahudilere ve Hıristiyanlara lanet etsin. Peygamberlerin kabirlerini tapınak haline getirdiler.” (Buhari, Cenaiz 2/91; Müslim, Mesacid 19) Hatta bu tehlikenin önüne geçmek için ilk yıllarda Rasulullah kabir ziyaretini dahi yasaklamış, ancak daha sonra mü’minlerin tevhid şuuru olgunlaşınca bu yasağı kaldırmış ve (Müslim 2/672, nu.977) hatta ölülerden ibret alıp ölüme hazırlık için teşvik dahi etmiştir.

Mualla mezarlığı, ölmeden evvel ölümü tailm etmek için gelen hacılara öldükten sonra yaşamanın sırrını söylemektedir. Rasülullah’a büyük emekleri geçen dedesi Abdülmuttalip, amcası Ebu Talip ve anaların anası Hz. Hatice burada yatmakta. Kimbilir, belki de işkenceyle öldürülen İslam’ın ilk şehidleri Sümeyye, Yasir…vd. de buradadırlar.

Ebu Talip’le Ebu Lehep farkı burada gündeme geliyor. İkisi de amca, ikisi de aynı inançta ama aralarında ahlak, tavır, davranış açısından dağlar kadar fark var. İman davasının takipçileri Ebu Talip ve Ebu Lehep’in şahsında kendi çağlarında da bu iki tipi görüp, tesbit edebilirler.

Hira Mağarası
Hirâ aslında, Mekke’nin üç mil kuzeydoğusunda bir dağın adı olup bu dağdaki bir mağarada Peygamber efendimize ilk vahyin geldiği mekân oluşu sebebiyle bu dağa “Cebelü’n-nûr (Nur Dağı)” adı da verilir.

Nûr dağı, kendisini çevreleyen dağlar arasında uzaktan farkedilmekte olup, özel bir yapı arzeder.Bu tepeye niçin Nûr dağı denildiği bilinmiyor. Mekke’den Mina’ya giden yolun yakınındadır. Hacılar Mina’da birkaç gün geçirirler. O dönemde tatbik edilen bir adete göre, yolunu kaybedenlere yardım için bu dağın tepesinde ateş yakılmış olması ve bu nedenle Nûr dağı denilmiş olması mümkündür. Nitekim o dönemde Müzdelife’de bir tepe üzerinde ateş yakıldığı bilinmektedir. Başka tepelerde ve bu arada Cebel-i Nûr üzerinde de ateş yakılmış olması mümkündür. (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 64-65)

Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisine peygamberlik gelmeden önce de putperestlikten nefret ederdi. özellikle 35 yaşından sonra Mekke’nin şirk, ahlâksızlık, haksızlık ve zulümle dolu havasından sıyrılarak sık sık evine bir kilometre uzaklıkta olan Hirâ Dağı’ndaki bu mağaraya gidip uzlete çekiliyor, Hirâ Mağarası’nda kendisini Allah’a vererek O’nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini; insanların aczini ve Allah’a olan ihtiyaçlarını, ama buna karşılık onların isyanını, ahlâksızlık ve sapıklıklarını tefekkür ederek Cenâb-ı Hakk’a ubûdiyette bulunuyordu. İşte bu şekilde Hak Teâlâ’ya kullukta bulunduğu anlardan birisinde kırk yaşında iken bu mağarada O’na ilk vahiy indirildi ve peygamberlik verildi.

Cebel-i Nûr ve onun üzerinde bulunan Hıra mağarası Hz. Muhammed (s.a.v.)’e inen, insanlara ilim ve medeniyet yolunu gösteren ilk vahye beşiklik yapmıştır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alâkdan (kan pıhtısından) yarattı. Oku, Rabbın en büyük kerem sahibidir. O, (insana) kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alâk Suresi 1-5 Ayetler) ayetleri burada inmiştir.

Rasûlü Ekrem, peygamberliğinden sonra da bazan Hirâ Dağı’na gitmiştir. Meselâ bir defasında ashâbından bir grupla Hirâ’nın zirvesine çıkmış, bu sırada dağ sarsılıp sallanmaya başlamıştı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Sâkin ol, ey Hirâ! Şu anda senin üzerinde bulunanlar ya bir peygamber, ya bir sıddîk, ya bir şehittir” buyurmuştu (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 50).

Hıra mağarası ancak bir insanın ayakta durabileceği kadar yükseklikte ve yatabileceği kadar uzunluktadır.Hirâ Dağı’nda susuzluk sebebiyle hemen hemen hiç nebat ve ağaç mevcut değildir. Sadece çok az miktarda dikenli çalılar görülür. Hirâ Mağarası bugün dahi mevcûdiyetini korumakta olup hacca ve umreye gidenlerin ziyaret ettiği bir yerdir.

Sevr Mağarası
Sevr dağı, Mekke’nin güney tarafında ve 5 km. uzaklıktadır. Sevr, bir çok tepeden oluşan bir dağdır. Bu dağda pek çok irili ufaklı mağara vardır. Bu mağaralar dağın değişik yerlerine dağılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hicret sırasında Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte sığındıkları mağaranın bazı özellikleri vardır. Öncelikle gizlenmeye elverişli olup, kayadan yontularak yapılmış bir mağarayı andırır. Ön ve arkasında delikleri vardır. Bunlar mağaranın alt kısmındadır. Bu sebeple mağaraya ancak sürünerek veya eğilerek girmek mümkündür. Mağaranın çevresinde, dışarıda dolaşan kimsenin içeriyi görebileceği başka delikler yoktur. Mağara içinde bulunanlar, dışarıda dolaşanların ayaklarını görebilir, fakat dışarıda olanlar mağara içindekileri göremezler. Görebilmeleri için eğilip, başlarını ayaklarının hizasına getirmeleri gerekir. Öte yandan Hicret esnasında Sevr mağarasında gizlenmenin bir başka avantajı daha vardı. Hemen dağın eteğinde Âmir b. Füheyre’nin koyunları otlattığı ve geceleri sütünü Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir’e ikram edeceği bir otlak vardı. Yeri gelmişken, bu iki dostu, bu mağaraya getiren olayları ve mağarada yaşadıkları anlara kısaca değinmek uygun olacaktır.

Müşriklerin bitmez tükenmez baskı ve işkenceleri üzerine Hz. Peygamber, müslümanlara İslam için uygun bir ortam olan Medine’ye hicret etmelerini emretti. Bu emir üzerine hicret başladı. Ancak Kureyşliler bu durumdan son derece rahatsız oldu. Buna sebep, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de hicret edip Medine’de bir güç ve merkez oluşturması korkusu idi. Kureyş korkmakta haklıydı; çünkü Medine, Mekke ile Şam yolu üzerinde bulunuyordu. Bu da Mekke’nin iktisâdi durumunu tehlikeye düşürmeye yeterliydi. O halde putları ve ticari faaliyetleri için önemli bir tehlike olan bu İslâm dini daha şimdiden ortadan kaldırılmalıydı. Takip edecekleri politikayı belirlemek için Kureyş’in ileri gelenleri bir araya geldiler. Bu hususa Kur’an şöyle değinir:

“Ey Muhammed! Hatırla, bir zaman kâfirler seni tutup bağlamak veya öldürmek, yahut sürüp çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarlarken; Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyordu. Allah tuzakları bozanların en hayırlısıdır.” (Enfal Suresi 30. Ayet)

Kureyş âyette belirtilen hapis, sürgün ve öldürme yollarından en kötüsünü yürürlüğe koymayı kararlaştırdı. Bütün kabilelerden kuvvetli gençlerin seçilerek bir çete oluşturulması en uygun yol olarak benimsendi. Nihayet Hz. Peygamber’in evinde olduğu bir gece saldırıya geçilecekti. Ancak Allah, müşriklerin toplantısını ve aldıkları kararı elçisine bildirdi ve Medine’ye hicret imi verdi. Hz. Ebu Bekir’i haberdar etti. O da yol hazırlıklarına başladı. Hz. Muhammed (s.a.v.) akşam olunca, müşriklerin yatakta kendisinin yattığını zannetmeleri ve bir süre oyalanmaları için Hz. Ali (r.a.)’yi yatağına yatırdı. Evden çıkarken eline aldığı bir avuç toprağı suikastçilerin üzerine saçtı. O sırada şu anlama gelen âyeti okumaktaydı:

“Önlerine ve arkalarına sed çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık görmezler.” (Yâsin Suresi 9. Ayet)

Gerçekten de müşriklerin gözleri bir an perdelendi. Hz. Peygamber de oradan ayrılıp Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Beraberce Mekke’yi terkedip Sevr dağına doğru yola koyuldular. Sonunda Sevr mağarasına ulaştılar. İlkin Hz. Ebu Bekir, zararlı hayvan olup olmadığını araştırmak ve içerisini temizlemek için mağaraya girdi. M. Hamidullah hadislere dayanarak olayları şöyle aktarır: “Hz. Ebu Bekir mağaraya girince orada gördüğü delikleri, yılan vb. zararlı hayvanların girmesine engel olabilmek için üzerindeki örtüyü yırtarak delikleri tıkadı. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.)’ı içeri çağırdı. Ancak delikleri kapamada kullandığı bez, son deliği kapatmaya yetmemişti. O deliği de ayak topuğu ile kapamıştı. Gerçekten de bu delikten gelen bir yılan Hz. Ebu Bekir’i acı bir biçimde ısırmıştı. Hz. Peygamber, son derece yorgun olması hasebiyle dostunun dizine başını dayayarak uyuyakalmıştı. Hz. Ebu Bekir, topuğunda hissettiği acıya rağmen hiç kımıldamadı, fakat çektiği acı gözlerinden yaşların boşalmasına yol açmıştı. Rasûlüllah (s.a.v.)’ın yüzüne bu yaşlar dökülünce hemen uyandı. Durumu öğrenince Hz. Muhammed (s.a.v.), kendi tükrüğünü ilaç olarak ısırılan yere sürdü. Bir süre sonra ayağı tamamen iyileşmişti” (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 174-175)

Yine kaynaklarda verilen bilgilere göre, mağarada iken bir örümcek mağaranın giriş kısmına ağ örmüş, ayrıca iki güvercin de hemen yanıbaşında bir çalı bitkisi üzerinde bir yuva yapmışlardı. (İbn Sad, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut t.y., I, 228 vd.) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Hz. Ebu Bekir’i takip eden grup mağaraya ulaşmadan önce, bu iki kuş bir de yumurtlamışlardı.

Bu sırada Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber’in Mekke dışına çıktığını anlamada fazla gecikmediler. Sabah olunca yatakta yatanın Hz. Ali (r.a.) olduğunu anladılar. Medine’ye gidebileceğini tahmin ederek yola koyulup araştırmaya başladılar. Kureyş’in ileri gelenleri Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kendilerine ölü veya diri olarak getirene yüz deve ödül vereceklerini her tarafa duyurdular. Gerçekten de O’nu yakalamak için Medine yolu didik didik arandı. Bu arada Sevr mağarasına da geldiler. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir hayli endişelenmişti; ancak bu endişesi kendisi için değil, Âlemlerin Efendisi içindi. Rasûlüllah (s.a.v.) ona;

“Ey Ebu Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa sen ne olacağını zannediyorsun?” diyerek teskin etti. Allah Teâlâ bu durumu Kur’ân-ı Kerim’de şu meâldeki âyette açıklar:

“Siz Peygamber’e yardım etmeseniz de Allah ona yardım etti. Hani bir zaman Peygamber, iki kişiden biri iken kâfirler O’nu Mekke’den çıkardılar. Onlar mağarada iken arkadaşına, ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Böylece Allah, peygamberin üzerine emniyet indirdi ve O’nu görmediğiniz askerlerle destekledi.” (Tevbe Suresi 40. Ayet)

Hz. Peygamber (s.a.v) ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) mağarada kaldıkları üç gün süreyle, Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah, şehirdeki konuşmaları ve gelişmeleri, gece mağaraya gelerek aktarıyordu. Âmir b. Füheyre de koyunları mağara çevresinde otlatarak geceleri süt içmelerine imkân veriyordu.

Sonunda, dördüncü günün sabahı, Âmir ile kılavuzluk yapması için kiralanan Abdullah b. Ureykıt, beraberlerinde iki deve ile mağaraya geldiler. Böylece dört kişiden oluşan küçük kervan Medine’ye doğru yola koyuldu. İşte, Hicret olayında en zor anlar Sevr mağarasında yaşanmıştı.

Arafat
Mekke’nin yirmi kilometre uzaklığında ve doğusunda bulunan bir dağ. Aynı adı taşıyan ova içinde yaklaşık yetmiş metre kadar yükseklikte bir tepe görünümündedir. Tepeye koyu yeşil taş yığınları hakimdir. Arafat’a “Cebelü’r-Rahme” (Rahmet Dağı) de denir.

Hac ibadetinin rükünlerinden biri olan vakfenin yapıldığı yer olmasından dolayı büyük bir önem taşımaktadır. Bu dağın, ismini nasıl aldığı hakkında çeşitli görüşler vardır:

Rivayetlere göre Hz. Adem (a.s.) ile eşi Hz. Havva Cennet’ten çıkarıldıktan sonra yeryüzüne indirilmiş ve bir müddet ayrı kalıp nihayet Arafat Dağı’nda buluşmuşlardır. Buluşma anlamına gelen “Ta’arrefe” kelimesinden alınmış ve buraya Arafat denilmiştir. Bu ismin ve rivayetin Hz. Adem (a.s.) zamanından beri nesilden nesile aktarılmış olduğu ifade edilmektedir. İsmin nereden geldiğine dair diğer bir rivayet de hacıların Arafat dağındaki vakfeleri sırasında Allah’ın yüceliğini, kendilerinin ihtiyaç ve kulluklarını “itiraf” ettiklerinden dolayı buraya Arafat adının verildiği söylenmektedir. Bu konu ile ilgili diğer bir üçüncü görüş ise şöyledir: “Hac ibadetinin önemli bir rüknü olan vakfeyi tamamlayanlar manevi bir kokuya (Arf) büründükleri için bu anlamda bu dağa Arafat adı verilmiştir.

Cenab-ı Hak bu dağın adını Kuran-ı Kerim’de şöyle zikretmiştir: “…Arafat’tan ayrılıp (seller gibi) akın edince Meşarü’l Haram’da Allah’ı zikredin.” (Bakara: 198)

Hac ibadetini yerine getirmek üzere orada bulunan Müslümanlar Terviye’den (yani Zilhicce’nin sekizinci günü sabah namazını Mekke’de kıldıktan) sonra Mina’ya, sonra Arefe günü sabah namazını kıldıktan sonra Arafat’a çıkarlar. Haccın farzlarından biri olan vakfe Arefe günü zeval vaktinden başlar, nahir günü yani bayramın birinci günü sabah namazı vaktine kadar süren zaman içinde yapılır. Genellikle Arafe günü akşamı Arafat’tan ayrılma işlemleri başlar.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bir hadisine göre Arafat’ın her yeri vakfe yeridir. Buna göre vakfe için belli bir yer söz konusu değildir. Arafat dağında vakfe sırsında Allah’a dua etmek ve isteklerde bulunmak müstehabdır. Arefe günü Arafat’ta vakfe yapmasının önemi ve fazileti hakkında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyururlar: “Cenab-ı Hakk’ın, Arefe günü (vakfe sırasında) Cehennem’den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah, Arafe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek “bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar” der.” (Müslim) Ebu Katade Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Ben Allah’dan umuyorum ki Arefe günü tutulan oruç, içinde bulunulan seneden önceki ve sonraki seneye kefaret olur.” (İbn Mace, Siyam, 40; Darimi, Savm, 54; Ahmed b. Hanbel, V, 296-297)

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “Ben şurada kurban kestim, Mina’nın her tarafı bir kurban yeridir. Konakladığınız yerde kurban kesiniz. Ben şurada vakfe yaptım. Arafat’ın her tarafı vakfe yeridir.” (Müslim)

Nemire Mescidi
“Nemire”, kaplanın dişisine denir. Erkeğine de “nemir” denir. Çoğulu; enmur, enmâr, numur, numûr ve nimâr olarak gelir. Fakat Araplar, daha ziyade “numr” derler.

Üzerinde siyah beyaz çizgiler olan peştemal, örtü, ihram ve benzeri giysi ve kumaşlarla alacalı bulut parçalarına da Arap dilinde “nemire” denir. Bu tür eşyaya nemire denmesi, üzerlerindeki desenlerin kaplan derisi üzerindeki desene benzemesindendir. (İbn Manzûr, Lisânül-Arab, Beyrut, 1375-1956, V, 234 vd.)

Nemire, aynı zamanda, Arafat Dağına yakın bir yerin adıdır, fakat Arafat’tan değildir. Hill ile Harem arasındadır. (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, Beyrut (t.y), II, 156)

Nemire Mescid’inin inşa edilmiş olduğu bu yerin Nemire diye adlandırılması da, muhtemelen buradaki taşlarla kayalıklarda, siyah ve beyaz rengin hakim olmasındandır.

İbn Cüreyc anlatıyor, diyor ki; Atâ’ya: “Arefe günü Hz. Peygamber (s.a.v.) nerede vakfe yapardı?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: “Arafat’a giderken sağ taraftaki dağın dibine düşmüş bulunan taşın yanında (vakfe için) konaklamıştı. Halifeler de buraya inmekteydiler. Bu taşın üzerine bezler asılmak suretiyle Hz. Peygambere gölge yapılıyordu.” (Ebul-Velîd el-Ezrakî, Ahbâru Mekke” trc. Yunus Vehbi Yavuz, İstanbul 1974, 419)

Peygamber (s.a.v.) Hac zamanı Mina’ya geldiğinde öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını burada kılmış ve güneş doğuncaya kadar istirahat etmiştir. Kendisine Nemire de kıldan bir çadır kurulmasını emir buyurduktan sonra Meş’ar-i Haram’a doğru yola koyulmuştur. Müzdelife’ye geldiğinde durmayarak Arafat’a varıncaya kadar yoluna devam etmiştir. Arafat’a vardığı zaman çadırın Nemire’de kurulmuş olduğunu görmüş, güneş batıya meyledinceye kadar burada istirahat ettikten sonra, insanlara hitabetmek üzere Kasva adlı devesine binerek Arafat vadisine inmiştir. (Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, Beyrut (t.y), III, 645)

İşte isminden de anlaşıldığı gibi, Nemire Mescidi yukarda bahsi geçen Nemire adlı yerde Peygamber (s.a.v.)’den sonra kurulmuş bir mesciddir.

Bir yandan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hatırasını yaşatmak, diğer yandan sayılan günden güne artan hacıların ibadetlerini rahatlıkla yapabilmelerini sağlamak için, gerektiğinde dinlenme yeri olarak da kullanılabilecek bir mekâna ihtiyaç olduğundan, sözkonusu mescid inşa edilmiştir. Mir’âtül-Haremeyn adlı eserin yazarı, Nemire Mescidi ile ilgili olarak şu malumatı vermektedir:

“Bu mescid-i şerîf, insanın mutlutuğunu arttıran, kutsal Arafat fezasın’ da, vakfe günü, öğle ve ikindi namazlarının cem edilerek edâ olunduğu kutsal yer olup, Cebelürrahme’nin sağ tarafına düşmektedir. Mısırlı Sultan Kayıtbay, hicri 873 yılında tamir edip hacıların gölgelenmesi için iki büyük sundurma ve mezkur mescidin yakınında Arafat hududunu göstermek için “alemeyn” denilen iki de alamet-i farika yapmıştır.

Şimdi kıble tarafında altı saf olacak kadar yerin üzeri örtülü, diğer yerlerin üstü ise açıktır. Doğu tarafında altı adet büyük kapısı ve dört köşesinde dört metre yüksekliğinde duvarı ve mihrabı üzerinde bir de kubbesi vardır. Mezkur mescidin dört tarafı ikiyüz seksen kadem olup, yakınında hacıların su ihtiyacını gidermek için, hacdan önce “Ayn-ı Zübeyde” (Zübeyde Çeşmesi) mecrasından doldurulan bir sarnıcı vardır.

Nemire mescidi, vakfe yerine yarım saat uzakta olup güneşin gayet şiddetli vaktinde, yani zevâl-ı şems esnasında mescide gitmek usulden olmakla, gidenlerin, vücutlarını muhafaza etmeleri tavsiye olunur. Zira Arafat yerindeki çadırların altında hava çok sıcak olduğundan hacıların çoğu, beyne kan toplanması yüzünden fenalık geçirmektedir. Hattâ birinin, çıplak olarak iki üç parça çamaşırını yıkarken güneşin tesiriyle arkası kaynar su dökülmüş gibi kabardığı rivayet edilir. (Sabri Eyyüb, Mirâtül-Haremeyn-Mirâtü Mekke, Kostantiniye 1301, VII, 1135-I 136)

Müzdelife
Müzdelife; Mekke’de, Arafat ile Mina arasında bulunan ve Hac’da Arafat’tan sonra vakfe yapılan yerdir. Müzdelife kelimesi “yaklaşmak, yakınlaşmak” anlamındaki Arapça “zelefe” kökünden türemiştir. Ayrıca burası, “toplanma, bir araya gelme” anlamında cem adıyla da anılmaktadır.

Müzdelife, Mina ile Arafat arasında Mina’ya üç mil mesafede bir yerde bulunmaktadır. Burası, Arafat’tan Müzdelife’ye doğru gidilirken Arafat’ın iki geçidinden geçtikten sonra Muhassır vadisine kadar olan kısmın adıdır. (Ebu İshak el-Harbi, Taberi, Tefsir, Mısır 1968, II, 287; Kitabu’l Menasik, Riyad 1969, 508)

Hz. Adem (a.s.), Hz. Havva ile burada buluşmuş ve birbirine yaklaşmışlardı. Katade’den yapılan bir rivayette ise, akşam ile yatsı namazının bir arda kılınmasından dolayı Cem’ adı verildiği söylenmektedir. (İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, Mısır 1959, IV,270)

Yine, insanların burada toplanarak vakfe ile Allah Teala’ya yaklaştıkları, Hac esnasında insanların bir araya gelip toplanmaları yahut Mina’ya yaklaşmış olmaları veya buranın Allah Teala’ya yaklaşılan bir yer olarak telakki edilmesi vb. sebeplerden dolayı bu adı almıştır. Bakara suresinin yüz doksan sekizinci ayetine istinaden buraya, Meşar’ul-Haram da denilmektedir. (Muhammed İbn Kudame, el-Muğni, Mısır (t.y.), III, 421)

Meş’ar; bilmek, anlamak, hissetmek anlamındaki “şuur” mastarının yer ismidir. Hissetme, duyma, bulma yeri, hac sırasında ziyaret edilecek yerlerden her biri. Haram da; yasak, haram, saygı duyulan demektir. Meş’aru’l-Haram tamlaması; sözlükte saygıya değer, ibadet alameti taşıyan ve yer anlamına gelir. Müzdelife’nin bir başka adı yanında, Meş’aru’l-Haram, Müzdelife’de bulunan ve Cebel-i Kuzah da denilen, üzerinde “mikade” adlı silindir biçiminde bir taş olan tepenin adıdır.

Önceleri burada odunlarla ocaklar, Halife Harun Reşid zamanında büyük mumlar, sonraları da büyük kandiller yakılırdı. Daha sonra bu kısım üzerine bina yapılmıştır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1935,I 723)

Müzdelife ve orada bulunan Meş’aru’l-Haram hac menasikinin ifa edildiği yerlerdendir. Kurban Bayramı akşamı sabahleyin şafağın sökmesiyle güneşin doğması arasına Müzdelife’de bir an da olsa durmak (vakfe yapmak) vacip, geceyi orada geçirmek sünnet, Meş’aru’l-Haram denen Kuzah dağına gitmek ise müstehaptır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Arafat’tan sel gibi akıp inerken Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.” (Bakara Suresi 198. Ayet)

Hadis-i Şerifte de şöyle buyrulmuştur: “Kim bizim şu sabah namazımızda hazır bulunur, biz ayrılıncaya kadar bizimle birlikte vakfe yapar ve daha önce gece veya gündüz, Arafat vakfesini de yapmış durumda ise, onun haccı tamam olur.” (Tirmizi, Nesai)

Cabir b. Abdullah’tan rivayete göre, şöyle demiştir: “Rasulullah (s.a.v.), Arafat’ta vakfeden, güneş batıp ayrıldıktan sonra Müzdelife’ye geldi. Orada bir ezan ve iki kametle akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldırdı. Bu iki namaz arasında tesbih getirmedi. Sonra şafak sökünceye kadar yan üstü yattı. Sonra sabah namazı vakti gelince bir ezan ve bir kametle sabah namazını kıldı. Sonra devesi Kusva’ya binerek el-Meş’aru’l-Haram’a geldi. Kıbleye yöneldi, Allah’a dua etti, tekbir ve tehlil getirdi, kelime-i tevhid okudu. Ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfeye devam etti. Güneşin doğmasından önce oradan ayrıldı.” (İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, İstanbul 1984,I , 352)

Mina
Mekke ile Arafat arasında, ikisini birbirine bağlayan yol üzerinde bir yer. Burası birinci ve ikinci Akabe bey’atlarında Hz. Peygamber (s.a.v) ile Medineliler arasındaki görüşmenin gerçekleştiği yerdir. Kuzeyinde Sabir dağı bulunmaktadır. Akabe Cemresi ile Muhassir Vadisi arasında kalan yere Mina denilir.Bu bölgeye Mina adının verilmesiyle ilgili iki görüş vardır:

1. Hz. Adem (a.s.) Mina’dan ayrılmak isteyince Cebrail ona “temenni et” demiştir. Adem peygamber de Cenneti temenni etmiş. Bundan dolayı buraya Mina adı verilmiştir.

2. Burada kurban kesildiği kan akıtmak anlamına gelen “Mina” kelimesi “İmna” kökünden türemiştir. Bu nedenle buraya Mina adı verilmiştir. Bu görüş daha yaygındır.

Hz. İbrahim, kurban etmek için oğlunu Mina’ya götürür, sonra Hz. İbrahim’e Allah tarafından bir kurbanlık verilir. Bu kurbanlığın ne olduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bir çokları bunun koç olduğunu belirtmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu olay “Ve fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.” (Saffat: 107) biçiminde açıklanır.

Hz. İbrahim, kendisine engel olmak isteyen şeytanı burada taşlar, burada kurban keser. Hac ibadeti yapanlar da burada kurban keserler ve şeytan taşlarlar.

Hz. İbrahim’den sonra tevhid inancından uzaklaşan insanlar burada şenlikler yapmışlar ve gayet güzel münasebetler kurmuşlardır.

Kurban Bayramı’nın birinci günü burada kurban kesilir. Bayramın birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü günleri de Cemrelere (Ulâ, Vusta, Akabe) taş atılır. Bu olaya şeytan taşlama denir.

Tarihi Mina ile bu günkü Mina arasında değişiklikler görülmektedir. Mina, Hac mevsimindeki izdiham göz önüne alınarak Müslümanların ibadetlerini daha sağlıklı yapabilmeleri için her yıl değişikliğe uğramaktadır.

Haif Mescidi

Şeytan Taşlama Yerleri
Istılah olarak; hacıların, Mina’da şeytan taşladıkları üç yer. Bu taşlamada kullanılan taşlara cemre ismi verilir.

Şeytan taşlama, Hz. İbrahim (a.s.) ile başlar. İbn Abbâs; Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet eder:

“İbrahim (a.s.) Hac menâsiki için geldiğinde, Akabe cemresi yanında şeytan O’na gözüktü, İbrahim (a.s.) ona yedi taş atarak yere geçirdi. İkinci cemre yanında tekrar Hz. İbrahim’e gözüktü. Aynı şekilde ona yedi taş atarak yere geçirdi. Üçüncü cemre yanında yine gözükünce, aynı şekilde yedi taş attı, nihayet şeytan yerin dibine geçti. ” İbn Abbâs: “Şeytanı taşlıyorsunuz ve babanız (İbrahim)’in sünnetine tâbi oluyorsunuz” dedi. (Ahmed b. Hanbel, I, 297)

Hanefî Mezhebine göre, şeytan taşlama vaciptir. Bunu terkedenin kurban kesmesi gerekir. Vacip oluşunun delili, Rasûlullah (s.a.s.)’in sünnetine dayanan ümmetin icmaıdır. (el-Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâyi, II, 136)

Nitekim Câbir (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in kurban günü bineğinin üzerinde olduğu halde cemrelere taş atarken şöyle dediğini rivayet eder:

“Menâsikinizi benden almanız için böyle yapıyorum. Çünkü bu haccımdan sonra tekrar hacredeceğimi bilmiyorum.” (Müslim, Hac, 310)

Cemreler, Akabe cemresi, ortanca cemre ve küçük cemre olmak üzere üç tanedir. Akabe cemresi, Mina’ya girişte sol taraftadır. Ortanca cemre, Akabe cemresinden sonra gelir ve aralarında 116.77 mt. mesafe vardır. Küçük cemre, Huleyf mescidinden sonradır. Ortanca cemreyle aralarında 156.4 mt. vardır. (es-Seyyid Sabık, Fıkhü’s-Sünne, I, 729)

Süleyman b. Amr b. el-Ahvas’ın anası: “Peygamber (s.a.v.)’i vadinin ortasında gördüm şöyle diyordu: “Ey insanlar! birbirinizi öldürmeyin. Cemreleri attığınız zaman nohut tanesi büyüklüğünde taşlar atınız”. demiştir.” (Ebu Davud, Menâsik, 77)

İbn Abbas ise şöyle diyor:

“Hz. Peygamber (s.a.s.); Gel benim için taş topla, dedi. Ben de fiske taşı büyüklüğünde çakıl taşları topladım.” Taşları avucuna koyunca şöyle dedi: “İşte bunun gibi taş atınız! Dinde aşırı gitmekten sakınınız. Şüphesiz sizden öncekileri, dinde aşırı gitmek helâk etmiştir.” (Nesâî, Menâsik, 217)

Âlimlerin çoğu bu hadislere dayanarak bu büyüklükte taş atmanın evlâ olduğunu söylemişlerdir. (es-Seyyid Sâbık, a.g.e. I, 727)

Atılan cemrelerin mutlaka taş olmalar: gerekmez. Yeryüzü cinsinden toprak, çamur, kiremit ve tuğla gibi şeylerle de şeytanı taşlamak caizdir. Ancak demir, kurşun, cam ayakkabı, terlik ve benzeri şeyleri atmak caiz değildir. (es-Seyyid Sâbık, a.g.e., I, 729)

Atılacak taşların sayısı kırk dokuz veya yetmiştir. Buna göre, yedi tanesi bayram günü Akabe cemresine atılır. Yirmibir tanesi onbirinci gün her cemreye yedişer taş olmak üzere atılır. Yirmibir tanesi de onikinci gün aynı şekilde atılır. Kalan yirmibir tane onüçüncü gün atılır. Yalnızca üç gün taş atmak da caizdir. (es-Seyyid Sâbık, a.g.e., I, 731)

Cenâb-ı Allah: ” Allah’ı sayılı günlerde anın. Günahtan sakınan kimseye, acele edip Mina’daki ibadeti iki günde bitirse günah yoktur. Geri kalsa da günah yoktur. ” (Bakara Suresi 203. Ayet)

Taşları atarken tekbir getirmek müstahabdır. Süleyman b. Amr b. El Ahvas’ın anası şöyle diyor:

“Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın Kurban Bayramı günü Akabe cemresi yanında vadinin ortasında durup cemreye yedi taş attığını, her taşla birlikte tekbir getirdiğini ve taşları attıktan sonra oradan ayrıldığını gördüm.” (İbn Mâce, Menâsik, 64)

Gündüz taş atmaya bir engel varsa, geceye tehir edilebilir. Özürsüz tehir mekruhtur. Son gece yarısından önce taş atmak da caiz değildir. Ancak kadınlar, çocuklar ve özürlülerin Akabe cemresini kurban gecesinin ikinci yarısında atmalarına ruhsat verilmiştir.

Hastalık ve benzeri sebeplerden dolayı taş atamayanlar yerlerine vekil tayin edebilirler.

Cin Mescidi
Cin Mescidi Mualla Mezarlığı’nın harem-i şerife doğru giden caddenin hemen sağında, bir yolun girişindedir. Bu mescide ‘hars’ Mescidi de denir. 2000 yılında yıkılmış, yeniden yapılmıştır. Tek katlı olup büyük bir sermahfili vardır. Erkekler altta, kadınlar sermahfilde namaz kılarlar.

Allah Resulü bir gece İbni Mes’ud ile birlikte ‘Hacana’ gitti. Onun için bir çizgi çizdi. Olduğu yerde kalmasını, çizginin dışına çıkmamasını emretti. Allah Resulü sonra İbni Mesud’un yanından ayrıldı ve cinnilerle toplantı yaptı. Onlara Kur’an okudu ve imana davet etti. Cinnilerden iman edenler kavimlerini imana davet etmek için yurtlarına döndüler. Şafak atınca Peygamberimiz İbni Mesud’un yanına geldi. Birlikte Mekke’ye döndüler. Peygamberimizin ahirete irtihalinden sonra İbni Mesud’un beklediği yere mescid yapıldı. Adına da Mescid-i Cin denildi.

Namaz vaktinden çok önce özellikle Uzakdoğulu Müslümanlar tarafından doldurulan cami diğer zamanlarda kapalı tutuluyor.

MEDİNE

Peygamberimizin “S.A.V”Evi
Mescid-i Nebevi İslam Mescitlerinin, içinde kılınan namazın ve ziyaret için yapılan seferin ecrinin büyüklüğü ve de Allah katındaki derecesi bakımından ikincisi, Mescid-i Nebevi’dir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Üç mescit dışındakiler için binek hazırlanıp sefere çıkılmaz; Bunlar, Mescid-i Haram, benim bu mescidim ve Mescid-i Aksa’dır.” Mescid-i Nebevi’de kılınan namazın büyük bir fazileti olduğu hadislerlesabittir. Böyle bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram haricinde diğer mescitlerde kılınan namazlardan bin kat hayırlıdır.”

Bugün hemen mescidin çıkışına doğru olan Resulullah’ın kabri ve ona yapılan ziyaret ise Hz. Peygamberin ifadesiyle: “Vefatımdan sonra benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibi olur” müjdesi vardır.

Orada namaz kılan Müslüman, özellikle Ravza’da adeta Hz. Peygamberin arkasında cemaat olurcasına feyizle sevapla kılar.

1- Mescid-i Nebevi’ye gelen ziyaretçi; Peygamberimizi ziyaretin gereklerini yerine getirdikten sonra mübarek odaya (Hücre-i Şerife) gelerek Peygamberimiz’in (s.a.v.) kabrine yönelir ve şöyle selam verir: “Selam senin üzerine Ey Allah’ın elçisi! Selam sana Ey Allah’ın habibi, Selam sana ey yaratılmışların en hayırlısı, Ben şehadet ederim ki sen risalet görevini tebliğ ederek tamamladın ve üzerindeki emanet ve görevi yerine getirdin. Ümmetine doğruyu gösterdin ve ölünceye kadar Allah yolunda cihat ettin.”

2- Ziyaretçi bundan sonra sağa doğru bir adım ilerleyerek Ebu Bekir Sıddık’a (r.a.) yönelir ve şöyle der: “Selam sana Ey Ebu Bekir! Selam sana Ey mağarada Peygamberin yanındaki tek kişi, selam sana Ey Allah Resulü’nün halifesi.”

3-Ziyaretçi sonra sağa doğru bir adım daha atar ve Hz. Ömer el-Faruk’u şöyle selamlar:

“Selam sana Ey müminlerin emiri, selam sana Ey Ebu Hafs, Selam sana Ey fitnenin kilidi!”

4- Sonra kıbleye yönelir ve sırtını bu mübarek odaya çevirerek ziyaretçilerin geçişine engel olmadan dünyevi ve uhrevi her dileğiyle ilgili istediği şekilde dua eder.

Peygamberimiz (s.a.v.)’i Ziyaret Etmenin Adap ve Usulü

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında sesi fazla yükseltmemek. Bu Peygamberimiz (s.a.v.) ile birlikte olmanın edebinin ve yüce Allah’ın şu emrinin bir gereğidir: “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın. Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah Elçisi’nin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz, Allah’ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir” (Hucurat, 2,3). Bu ayetlerde Yüce Allah Hz. Peygamber (s.a.v.)‘in yanında sesi yükseltmenin iyi amelleri boşa çıkardığı uyarısında bulunmuştur.

2- Bu ayetler Sabit b. Kays (r.a.) hakkında inmiştir. Bu sahabinin sesi oldukça gür idi. Bu ayetler indikten sonra Allah korkusundan ağlayarak evine kapandı. O, “Peygamberimiz’in (s.a.v.) yanında en yüksek sesle konuşan benim! Bu ayetlerin benden başka biri için indiğini zannetmiyorum” diyordu. Peygamberimiz Sabit’i bir süre Ashab arasında göremeyince onu çağırmak için birilerini gönderdi. Sabit’in ev halkı bu çağrıyı duyunca “İşte orada, artık evden çıkmaz oldu! Günlerdir gözünden yaş dinmedi!” dediler. Gelenler Sabit’in yanına girdiklerinde onlara herkesin bu ayetlerin kendisi hakkında indiğini düşüneceğini söyledi. Nihayet Sabit Peygamberimiz’in (s.a.v.) yanına getirildiğinde, onun gönlünü aldı ve onu cennetle müjdeledi.

3- Hz. Ebubekir’in (r.a.) “Gerek hayattayken gerek vefat ettikten sonra, Allah Resulü’nün (s.a.v.) yanında yüksek sesle konuşmak doğru değildir” dediği rivayet edilmiştir.

4- Hz. Aişe’de (r.ah.) telli bir çalgı sesi ya da bitişik evlerin duvarına civi çakma sesi işittiğinde o ev halkına birini gönderip Allah Resulü’ne (s.a.v.) eziyet etmemelerini söylerdi.

5- Hz. Ömer (r.a.) Peygamber Mescidinde ağız kavgası yapan iki kişi gördü ve onlara yanına gelmelerini söyledi. Adamlar gelince onlara “Siz nerelisiniz?” diye sordu. Adamlar “Taifli” deyince Hz. Ömer (r.a.): “Eğer Medine’li olsaydınız sizi döverek cezalandırırdım; çünkü bizim bu mescidimizde böyle yüksek sesle konuşulmaz” buyurdu.

Cennet’ül Baki
Cennet’ül Baki kabristanı; Mescid-i Nebeviye çok yakın ve doğu tarafındadır. Müslümanların Medine-i Münevverede ikamet ettikleri süre içinde, Hz. Peygamberin ve iki vezirinin kabirlerinin ziyaretten sonra, her gün, Cennetül Bakî mezarlığında yatan, ashabı kiramın ve diğer müminlerin kabirlerini ziyaret etmeleri müstahaptır.

Bu kabristanda, yaklaşık onbin sahabinin medfun olduğu rivayet edilir. İmamı Müslimin rivayet ettiği bir hadiste, peygamber efendimize Cebrail (a.s.) gelmiş ” Ya Muhammed Rabbin sana, ehli bakii ziyaert etmeni, onlar için mağfiret dilemeni emrediyor.” demiştir. Başka bir sahih hadiste de “Ben, baki ehline dua etmek için oraya gönderildim.”

Osman bin Maz’un (r.a.) bu mezarlığa ilk defnedilen sahabidir. Başka bir rivayete göre, ilk defnedilen Es’ad bin Zurara olmuştur. Ziyaertçi Bakî ehlini cümleten selamladıktan sonra, Hz. Ebubekir ve Ömer den sonra bu ümmetin en hayırlısı olarak kabul edilen Hz.Osman bin Affan R.A. kabri şerifini ziyaretle başlar.

Rasulullah Efendimizin oğlu, Hz. İbrahimde bu kabristanda medfundur. Yanında Rasulullahın kerimeleri Rukıyye, Osman bin Maz’un gibi büyük sahabilerin kabirleri vardır.

Rasulullah (s.a.v.) efendimizin amcası Abbas, ayak ucunda , Hz. Alinin oğlu Hz. Hasan yatar. Fatımatuzzehranın ve Hüseyin efendimizin başının da burada olduğu rivayet edilmektedir.

Hz. Hatice ve Meymune validelerimizin dışında, Hz. Peygamberimizin hanımları da burada medfundurlar. Bu kabristanda Rasulullah efendimizin, halası Hz. Safiyye gibi daha nice büyük zevatın kabirleri vardır.

Allah (cc.) cümlesinin şefaatlarına nail eylesin.

Kuba Mescidi
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hicret esnâsında binâ ettiği ve içinde ashabıyla birlikte namaz kıldığı, İslâm’da inşa edilmiş ilk mescid. İslâm’ın yükseliş devri arefesinde ve tam anlamıyla bir dönüm noktasında bina edildiği için önemli hatıralar taşır.

Hicret yıllarında Kubâ küçük bir köyden ibaretti. Başlangıçta Medine’ye uzaklığı altı mil kadarken, Hicret’ten sonra yeni açılan ulaşım yolları ile gelişme göstermiş, Medine’nin de büyümesiyle aradaki mesâfe bugün kapanmıştır.

Mekke’den Medine’ye hicret eden ilk muhâcirler Kubâ’ya vardıklarında orada Amr b. Avfoğullarının hurma kurutma yerini tesviye ederek, namaz kılmaya başladılar. İçlerinde Hz. Ömer (r.a.)’in de bulunduğu bu ilk muhacirlere en güzel Kur’an okuyanları olan Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim imamlık yapıyordu.(İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut 1985, III, 87, IV, 311)

Hz. Peygamber, Kubâ’ya Rebîulevvel ayının ortalarında bir pazartesi günü ulaştı. Orada, Amr b. Avfoğullarının yurdunda onların himâyesinde bulunan Külsüm b. Hidm’in evinde bir müddet misâfir oldu. Târihi kaynaklar Rasûlüllah’ın burada kaç gün kaldığı konusunda ihtilaf etmektedirler. Buhârî’nin Hicret’le ilgili bir rivâyetine göre, on küsur gece kalmıştır. (Buhârî, Menâkıb, 45)

Hz. Peygamber (s.a.v.), ilk muhacirlerin namaz kıldığı Külsüm b. Hidm’in hurma harmanındaki sahayı genişleterek Kubâ Mescidi’ni bina etti. Mescid kare şeklindeydi ve ebadları 66×66 zira idi (yaklaşık 32×32 m). Hz. Peygamber (s.a.s), Kubâlılardan taş getirmelerini istemiş, onlardan birini alıp kıble tarafına koyarak, Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.)’in de aynı şekilde sırayla taş koymalarını emir buyurmuştu.

Mescid’in yapımında en büyük gayreti Ammar b. Yâsir göstermiştir. Bu bakımdan kendisi için “İslâm’da ilk mescid bina edendir” denilmiştir. (İbn Hişâm, es-Siretün-Nebeviyye, II, 143) Abdullah b. Revâha da hem çalışıp, hem şiir söylüyor, mü’minlerin yorgunluklarını hafifletiyordu.

Amr b. Avfoğullarını kıskanan Ganem b. Avflar Hz. Peygamber (s.a.s)’in Tebük seferi sırasında, Kubâ’da bir mescid daha yaptılar. Ancak amaçları müslümanların arasını açmak, cemaati bölmek ve Hz. Peygamber’e bir tuzak hazırlamaktı. Liderleri olan Ebû Âmir er-Rahip, Bizans’tan yardım istemeye gitmişti.

Tebük Seferi dönüşünde Zû Evan denilen mevkide konaklayan Allah Rasûlünün yanına gelerek yaptıkları mescidde namaz kılmaya davet ettiler. Hz. Peygamber (s.a.s), dâvete icabet etmeye hazırlanırken Allah tarafından uyarıldı ve bundan vazgeçti:

“Zarar vermek, (hakkı) tanımamak ve mü’minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Rasûlü ile savaşmış olan (adamın gelmesin)i gözetmek için bir mescid yapanlar da var. “İyilikten başka bir niyetimiz yoktu ” diye de yemin edecekler. Halbuki Allah onların yalan söylediklerine şâhitlik eder. Orada asla namaza durma. Tâ ilk günden takvâ üzerine kurulan mescid, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenenleri sever”. (Tevbe, 9/107-108)

Ayette geçen “Takva Mescidi” Kubâ Mescididir. Âyette zikri geçen “temizliği seven erkekler” ifadesi ile Kubâ halkı kasdedilmiştir. Çünkü onlar su ile tahareti âdet haline getirmişlerdi

Kubâ Mescidi Hz. Peygamber (s.a.v)’in, düzenli olarak Cumartesi günleri, zaman zaman da Pazartesi günleri ziyaret etmeyi âdet haline getirdiği bir mesciddi. Oraya bazen binekli olarak bazen yaya gider ve namaz kılardı. Bir hadîs-i şeriflerinde bunu müslümanlara da tavsiye ederek şöyle buyururlar: “Kim güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidine gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır”. (İbn Mâce, ikâme, 198; Tirmîzi, Sâlat, 242)

Mescid-i Nebevî ve Medine’deki dokuz mescid gibi Kubâ Mescidinde de eğitim ve öğretim devam etmekte idi. Hz. Peygamber buraya her gelişlerinde buna nezâret ederdi. (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Trc. Salih Tuğ, İstanbul 1980, II, 893; İbn Abdilber’den)

Hz. Ömer (r.a.) halifeliğinde pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyaret eder, Kubâ çok uzak bir yerde olsaydı devesini oraya ulaşmak için yine süreceğini ifade ederdi.

Ashâb-ı Kiramdan Sa’d el-Kurazi buranın müezzinliğini yapmaktaydı.

Bilâl-i Habeşî’nin Hz. Peygamber’in vefatı üzerine üzüntüsünden Mescidi Nebevî’nin müezzinliğini bırakması üzerine Sa’d orada görev yapmaya başladı.

Kubâ Mescidi Hz. Osman ve Ömer b. Abdülaziz tarafından genişletildi. Daha sonra bir çok defa tamirat görüp yenilendi. 1245 (1829) yılında Sultan II. Mahmud tarafından imar edilen tek minareli ve düz tavanlıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarına kadar mescidin içinde iki mihrap bulunmakta, müezzinliğin arka tarafında bulunan küçük mihrabın üzerinde,

“Dürise ayeti dirler burada kılındı.

Nüzul kain ol bunda gel ey muhtedi Eser–i Resul.” yazısı Türkçe olarak nakşedilmişti.

Daha sonra Suudî Arabistan hükümeti tarafından yıkılıp kubbeli ve çifte minareli olarak büyütülerek yenilenmiştir.

1986′ da Türk mühendis, mimar ve işçileri tarafından genişletilmiş ve 20 bin insanın namaz kılabilmesi için bugünkü haline getirilmiştir. Selçuklu mimarisi özellikleri taşıyan camide dört minare bulunmakta, orta avlu sıcaktan korunmak için teknolojik imkanlarla otomatik açılır–kapanır şekilde özel bir örtü ile kaplanmış. İçinde kütüphane, alışveriş merkezi, modern tuvalet ve abdest alma yerleri ihmal edilmeyen Kuba, güzel bir çevre düzenlemesi ile fıskiyeleri, şelaleleri ve yeşil bahçesi ile şanına yakışır bir duruma gelmiş. Mescid içinde hacı ve ziyaretçileri aydınlatmak için bir danışma masasının bulunduğu mescidi unutmak âdeta imkansız. Bu masada gelen her hacıya kendi lisanlarına göre hazırlanmış kitaplar verilmekte, cami hakkında sorulan sorular cevaplanmaktadır.

Kıbleteyn Mescidi
İslam’ın ilk yıllarında namazlar, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya doğru kılınıyordu. Peygamber Efendimiz Kıble’nin Kâbe olmasını, yani namazların Kâbe’ye dönülerek kılınmasını çok arzu ediyor ve bu konuda Allah’tan gelecek emri bekliyordu. Hicretten 18 ay kadar sonra, Şaban ayının 15. günü (Berat Kandilinde) Hz. Peygamber, Seleme oğulları mahallesinde öğle veya ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada, ikinci rekatın sonunda aşağıdaki âyet-i kerime indi: “… Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O halde hemen Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”

Bunun üzerine, Hz. Peygamber, namazı bozmadan hemen Kâbe istikametine döndü, cemaat de saflarıyla birlikte döndüler. Böylece Kudüs’e doğru başlanan namazın son iki rekatı Kâbe’ye yönelerek tamamlandı. İşte bu bakımdan bu mescide Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli Mescid) denir. Bu mescidin yerinde şimdi büyük bir cami yapılmıştır. Bu camii ziyaret edilerek iki veya dört rekat Tahiyyet’ül-Mescid namazı kılınması ve dua edilmesi güzel olur.

1987 yılında yeniden inşa edilen mescid de yaklaşık 2000 kişi namaz kılabilmektedir.

Uhud Şehitliği
Uhud, Medine’nin 5 km. kadar kuzeyinde bir dağın adıdır. Hicretin üçüncü yılında (M.625) müslümanlarla müşrikler arasında burada yapılan savaşta, Ashab-ı kiramdan 70 kişi şehid olmuş ve buraya defnedilmişlerdir. Peygamberimizin amcası ve şehidlerin efendisi Hz.Hamza da bunlar arasındadır.

Hz.Peygamber, her yıl Uhud şehitlerini ziyaret eder ve onlara dua ederdi. Uhud şehitlerini ziyaret etmek de müstehaptır.

Uhud şehitleri de ziyaret edilirken selâm verilir ve dua edilir. Arzu edenler Dua kitabındaki “Mezarlık ziyaretinde okunacak selam ve duayı” okuyabilirler.

Hendek Bölgesi
Yahudilerle işbirliği yapan müşrikler, İslam’ı yeryüzünden tamamen silmek için Uhud’dan iki sene sonra bu sefer on bin kişilik dev bir orduyla nihaî bir savaş için Medine üzerine yürümüştü. Sahabelerin Efendimiz (s.a.v.)’in başkanlığında toplanıp istişare etmesine; Hendek kazma fikrinin Selman-ı Farisi (r.a.) tarafından ortaya atılıp kabul edilişine, düşman saldırısına açık bu bölgede aç biilaç 6 günde kilometrelerce hendeğin kazılışına ve Efendimiz’in bilfiil çalışmasına, Hendek kazılırken açlığını bastırmak için karnına taş bağlı bir vaziyette, Hendek’te çıkan ve bir türlü kırılmayan kayayı üç vuruşta tuz–buz ettikten sonra Şam’ın, Kisra’nın, Sana’nın kendisine hediye edildiğini buyurmasına şahit olmak istiyoruz. Hz. Cabir’in davetine katılmak için can atıyor, hendeği atıyla geçen dev müşriki kılıcıyla ikiye bölen Hz. Ali’yi alkışlamak istiyoruz.

Yedi Mescidler

Hendek Savaşının yapıldığı mevkîde, bir birine yakın küçük küçük yedi mescid bulunmaktadır. Bunlara ” Yedi Mescidler” denir.

Medine’ye gelenler tarafından buraların da ziyaret edilmesi âdet haline gelmiştir. Mescid-i Seb’a (yedi mescid) diye anılan, Hz. Selman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Fatıma Hz. leri adına küçük birer mescid yapılmıştır.. Mescid-i Feth, Sel (Sil’) dağı üzerinde bulunmaktadır. Hendek Savaşı sırasında Peygamber Efendimiz (s.a.) burada iki gün boyunca Allah’a dua etmiş, duası kabul olunana kadar yalvarmıştır. Efendimiz’in duası sonucu fırtınayla paniğe kapılarak ve mal varlıklarını bile bırakarak kaçışlarına şahit olmak istiyoruz; Bir aya yakın süren savaşta açlığı, ızdırabı, heyecanı yeniden yaşamaya çalışıyoruz.

Hz. Ebubekir Camisi “R.A.”
Efendimiz (s.a.v.)’in bayram namazlarını kıldırdığı yerlerdendir. Ebu Bekir (r.a.)’ da Efendimiz (s.a.v.)’e uymak için bayram namazlarını burada kıldırmıştır. Mescidi Gameme’ye 40 m. mesafededir. Bu günkü bina Osmanlı tarafından Sultan Mahmud zamanında inşa edilen binadır.

Hz. Ömer Camisi “R.A.”
Efendimiz (s.a.v.)’in bayram namazlarını kıldırdığı yerlerden biri de Hz. Ömer mescidinin yeridir. Hz. Ömer (r.a) hilafeti zamanında bayram namazlarını Efendimiz (s.a.v.)’e uymak amacıyla burada kıldırmıştır. Mescid-i Nebevî den 455 m. uzaklıktadır. Mescidi Gameme’ye 133 m. dir. Osmanlı tarafından inşa edilmiştir.

Hz. Osman Camisi “R.A.”
Bu cami Hz. Osman’ın evinin bulunduğu yere Osmanlı tarafından inşa edilmiştir.

Hz. Ali Camisi “R.A.”
Efendimiz (s.a.v.)’in bayram namazlarını kıldırdığı yerlerden biridir. Efendimiz (s.a.v.) mescidi Ğamemenin bulunduğu yerde namaz kıldırmaya başlamadan önce burada kıldırmıştır. Mescid-i Nebevîden 290 m. uzaklıktadır. Osmanlı tarafından inşa edilmiştir. 1411 h. yılında eskisi yıkılarak yerine yeni bina inşa edilmiştir.

Gamame Mescidi
Bu mescide “musalla mescidi” de denir. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) kendi zamanında bayram namazlarını, yağmur namazları ve dualarını binasız boş arazi olan bu mekânda yapardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) yağmur duası yaptığında bir bulut gelir ve hemen yağmur verirdi. Bundan dolayı buraya bulut manasına ğamame denmiştir.

Bir başka rivayete göre; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i hayatı boyunca başı üzerinde bulunarak gölgelendiren bulutlar, Efendimiz (s.a.v.)’i âlem-i bekâya göçünden sonra da, onu hemen terk etmemişler. Bir vefâ isareti olarak semâda bulunduklari konumda iki, üç gün beklemişler. Mescid-i Nebevî yakınında bu mevkiye, küçüklü büyüklü beyaz kubbeleri ile öbek öbek bulutları andıran Mescid-i Gamame inşa edilmiş.

Efendimiz (s.a.v.)’in son dört sene aynı bu noktada bayram namazlarını kıldırdığını rivayet ediliyor. Bu mescid Mescid-i Nebevî ye 350 m mesafededir. Mescidi Gameme Sultan Abdülmecid yapısı ile ayaktadır.

Cuma Mescidi
Mescid-i Atike (Vadi) adıyla da anılan bu cami, Kuba caddesinde Mescid-i Kuba’ya 350 m. uzaklıktadır.

Hicret sırasında Kuba’ya ulaşarak burada Mekke’den gelecek olan Hz. Ali ve diğer muhacirleri beklemek üzere bir süre kalan ve 24 Eylül 622 Cuma günü Yesrib’e hareket eden Hz. Peygamber cuma vakti girince Ranuna vadisinde Salim b. Avf kabilesine misafir oldu; buradaki namazgahta ilk cuma hutbesini okuyup namazı kıldırdı.

Daha sonra bu ilk cuma namazının hatırasını yaşatmak için Mescid-i Cum’a (Cuma Mescidi) adıyla meşhur olan bir mescid yaptırıldı.

Bilai-i Habeşi Camisi